1 Şubat 2018 Perşembe

SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ: Ahmet Hamdi TANPINAR

Gönderen geke güler on 09:57 with Yorum Yok


Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü geçen sene okudum fakat böyle bir başyapıtı anlatmak için önce kitabı biraz sindirmeliyim diye düşündüm. Aslında kitabın özetini çıkarmak içimden gelmiyor. Çünkü anlatılmaz yaşanır türünden bir kitap. Kitaba başladığınız zaman daha ne olduğunu anlamadan kendinizi kitabın içinde bulacaksınız -bence. Ama yine de üstünkörü biraz değineceğim.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün kuruluşundan batışına(?) kadar Hayri İrdal'ın hayatını anlatıyor.
Halit Ayarcı'nın kitaba dahil olmasıyla kitap neredeyse bütün seyrini değiştiriyor. Burdan Ayarcı'nın kitabın bel kemiği olduğunu söyleyebiliriz. Saatleri bir yaşam tarzı olarak seçen İrdal ile girişimci olarak niteleyebileceğimiz Ayarcı'nın uyumu insanı hayretler içerisinde bırakıyor resmen. Yer yer Ayarcı'ya hayran kalıp yer yer de İrdal'ın başından geçen trajikomik olaylarla Ahmet Hamdi (Tanpınar)'nin konu akışını canlı tutması kesinlikle ve kesinlikle takdir edilmeli. Özellikle Hayri İrdal'ın yaşam öyküsü ve olayların, yerlerin veya mekanların birbiriyle uyumu gerçek hayatta olsa bu kadar inandırıcı olmaz dedirtiyor. Tek bir yanlışın bütün doğruları götürmesi de buna dahil. Kitabı ağzım açık okudum diyebilirim.
En sevdiğim şeylerden biri de Halit Ayarcı'nın olaylardan çıkarımları keşke bizim de şöyle bir yol gösterenimiz olsa dedirtiyor. O çıkarımlar, o sözler...

"... On dakika, hatta beş dakika, üç dakika üzerinde düşünmek her işi gülünç yapabilir. Herhangi bir şeyi mantığın dışına çıkarmamız için ona biraz dikkat etmemiz kâfidir."

"... Etrafımıza zaman şuurunu vereceğiz. İçinde yaşadığımız havaya bir yığın kelime ve fikir atacağız. İnsan her şeyden evvel iştir, iş ise zamandır, diyeceğiz. Bu müsbet bir hareket değil midir?"




18 Aralık 2017 Pazartesi

LONTANO: Jean Christophe GRANGÉ

Gönderen geke güler on 00:55 with Yorum Yok


Eveeeeet. En sevdiğim yazarların divası. Grangé! Fakat bu kitabından pek heyecan alamadım nedense. Hani bazı yazarlar vardır yaşlandıkça yazım kalitesi artar bazılarının da düşer. Sanırsam bana göre Grangé ikinci kategoride. Bir Leyleklerin Uçuşu bir Siyah Kan ya da ne bileyim bir Ölü Ruhlar Ormanı gibi, i'şte tam Grangé'ın yazacağı bir kitap' diyemedim. Tabi Grangé'ın mutlaka her kitabında yer alan bazı ayrıntar dışında. Mesela katilin her zaman ana karaktere şah damarından yakın olması veya da ana karakterin illa bir kadınla ilişkiye girmesi ve kesinlikle ve kesinlikle Paris dışına seyehat. Olayın çözümü genellile Paris'in dışında olur. Geçelim buraları. Konumuza gelelim.

Erwan cinayet masası polisidir (şaşırdık mı?). Babasının isteğiyle daha doğrusu zoruyla şüpheli bir ölümü araştırmak için Bretenya'ya gider. Her zaman olduğu gibi bu işin içinde bir terslik olduğunu şipşak anlar. Gelişen olaylar sonucunda -ki olayları yazmayı üşendim şu an- bunun bir cinayet olduğu kesinleşir. Fakat tabi ki de son cinayet olmayacağı daha başından belli olduğu bilindiği üzere polisimiz Paris'e döndüğünde başka cinayetler de işlenir. Peki bunların ortak noktası ne? Doğru cevap! Erwan'ın birinci dereceden bir yakını. Kitabı okuyunca anlarsınız. Bütün bunlara bir yana Erwan'ın kız kardeşi - okurken küfürlerime maruz kaldığı doğrudur - beni sinir etti. En sonunda biri öldürse diye bekliyordum ama dokuz canlı çıktı.
 Saçmalamayın tabi ki de polisimizin ailesi sorunlu. İslenen cinayetlerden ve babasının onu yönlendirmesinden sonra katilin polisimize bayağı yakın biri olduğu anlaşılır. Bu da sürpriz değildi benim için.

Bana göre kitap Grangé gibi bir divaya yakışmayacak derecede basitti. Anladığım kadarıyla Grangé'da bir Afrika takıntısı var.  Bir de okuyucuları şaşırtmak için olduğuna inandığım özelliği de katillerin ya da suçluların hep ana karakterin çevresinden olması. Tamam konularının çekiciliğine bayılıyorum ancak belli bir zamandan sonra anlaşılıyor ne olup ne olmayacağı. Katilin kim olduğu anlaşıldığında hiçbir şaşırma emaresi yaşamadım açıkçası. Hatta katil kesin annesidir dedim ama değilmiş. İkinci kitapta büyük ihtimalle annesini de sahalarda göreceğiz.  Pek bir heyecan aldığım söylenemez. Fakat yine de okunabilir. 







8 Temmuz 2017 Cumartesi

AYLAK ADAM: Yusuf ATILGAN

Gönderen geke güler on 22:47 with Yorum Yok


Ve karşınızda beni benden alan bir diğer kitap: Aylak Adam. Uzun zamandır bunu yazmayı istiyordum fakat gelin görün ki bir türlü kısmet olmadı. Her neyse geç olsun da güç olmasın. Aslında yazıyı yazarken nereden başlayacağını kestiremiyor insan. Basitçe, adamın birinin gerçek aşkı araması.
Kitap dört bölümden oluşuyor: Kış, ilkyaz (ilkbahar), yaz, güz (sonbahar). Pek özetini çıkarmalık bir kitap değil hiç girmeyeceğim oralara. Kitapta çoğunlukla ana karakterin yaşadığı iç çatışmalar var. Ya da ben oralara daha fazla dikkat ettim. Çünkü karakter toplumdan çok farklı düşünüyor ve yaşıyor. Toplum zaten onu anlamıyor. Üstelik babasına da benzmek istemiyor. Anası da yok. Yazık çocuğa. Babasından kalan mirasla aylak aylak geziyor. Ara sıra kendine uğraşlar ediniyor ama onlardan da belli bir süre sonra sıkılıyor ve bırakıyor. Belli bir kalıba girmek istemiyor gibi. Ben topluma değil de toplum bana uysun gibi bir hava veriyor yaptıklarıyla. Okuyanı etkisi altına alıyor ve "cidden böyle mi yaşıyoruz?" dedirtiyor (kötü anlamda) kitap.
Velhasılıkelam okuyunuz!

Şimdi de hoşuma giden sözleri yazacağım.

1-) "Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. İçimdeki sıkıntı eridi." 

2-) "Doğru, hep başkayız. Ayak bastığımız her yer dünyanın merkezi oluyor. Her şey bizim çevremizde dönüyor..."

3-) "Ne sıkıcı işleri var insanların!" 

4-) "Herkes onun gibi değil miydi? En az umutlanmaları gerektiği zamanlar en çok umarlardı."

5-) "Yaşamanın amacı alışkanlıktı, rahatlıktı. Çoğunluk çabadan, yenilikten korkuyordu. Ne kolaydı onlara uymak! Gündüzleri bir okulda ders verir,geceleri sessiz, güzel kadınlarla yatardı isterse. Çabasız. Ama biliyordu: Yetinemeyecekti. Başka şeyler gerekti. Güçlüğü umutsuzca zorlamak bile güzeldi."

6-) "Ne öğrettim ona? Dünyada tanımadığı bir deli daha olduğunu."

7-)"Neden insanlar durup gülmüyorlardı?"

8-) "Bence insanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır. Doğar doğmaz, o bilmeden başkaları veriyor. Ama yapışıp kalıyor ona. Onsuz olamıyor." 

9-) "Bütün bu 'siz'ler , 'iz'ler, 'uz'larsan sıkılırım ben. Yapmacık, fazlalık gibi gelirler bana. İkinci konuşmamda 'sen' diyemeyeceğim biriyle bir daha konuşmam. Ne dersin(iz)?"

10-) "Dayak yiye yiye bu şehirde yaşamayı öğrenecekti. Hep tetikte olacaktı. Yasaktı dalgınlık. Daldı mı, büyük şehir insanı, kornalar, çanlar, küfürler, gıcırtılar, çarpmalarla kendine geliyordu." 

11-) "Bir yerleri olması kötüydü. Sonra insan kendinin değil, o yerin isteğine uygun yaşamaya başlardı."

12-) "Hepimiz korkağız. Korktuğumuz için severiz; korktuğumuz için yaşarız; korku yüzünden öldürürüz. En kötüsü kısa sıkıntılardan korkarız."

13-) "Belki de insanlar kendi kendilerini düşünmek, hayaller kurmak için yeteri kadar yalnız kalamadıklarından anlayışsız oluyorlardı."

14-) "İnsanları yalan söyledikleri zaman dinlemeyi severim. Olmak istedikleri, olamadıkları 'kişi'yi anlatırlar."

15-) "İnsan bir şeyi yapmaya hep geç kalırdı."

16-)"Sustu. Konuşmak gereksizdi. Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı."

17-) "Ne yamansınız dökme kalıplarınızla; bir şeyi onlara uydurmadan rahat edemezsiniz."

18-)"Şu kutunun (radyo) içinde bana piyano çalacak birini bulamıyordum. Yalnızdım.

19-) "Şunların arasında sevilmeye değer birkaç kişi niye olmasın?"

20-) "Biz, hoşgörüsü olmadığını bile bile, başkalarında kendininkinden atrıyı bağışlamaya çalışana hoşgörülü diyoruz."


25 Eylül 2016 Pazar

Library Wars: The Last Mission (Toshokan Sensō)

Gönderen geke güler on 14:06 with Yorum Yok







Eveeeeeet. Geçenlerde izlediğim ve hoşuma giden bir film olur kendileri [kesinlikle kitaplar için değil(!)].

Hiro Arikawa'nın yazdığı Sukuno Adanaba'nın illustratörlüğünü yaptığı manga serisi olan Library War'dan uyarlama. basitçe konusuna değinecek olursak: 2019 yılında gerçekleşiyor hikaye. Japonya'da topluma zarar veren kitapların sansürlenmesine karşı gelen bir grupla hükmet arasında geçen savaşlar. Pek açıklayıcı olmadı ama neyse olduğu kadar.



Aslında filmi izleme amacım aşağıdaki yavru.






Her ne kadar başrol olmasa da iyiydi. Doğru bir seçim yapmışım. Aferin bana.

FRAGMANI


YÖNETMEN

Shinsuke Sato



OYUNCULAR

Junichi Okada - Atsushi Dojo




Nana Eikura - Iku Kasahara





Sota Fukushi - Hikaru Tezuka




Jun Hashimato - Ryusuke Kenta




Kei Tanaka - Mikihisa Komaki
Chiaki Kuriyama - Asako Shibasaki
Koji Ishizaka - IwaoNishina 

BAZI KESİTLER

Kütüphane Özgürlük Yasası



Çok pis yakalandın kızım.


Evet. Yemekhane hiç uygun bir yer değil. Kızlar tuvaleti daha iyi olurdu. Ne gülmüştüm ama. 




Ne çektik be Dojo!!!





O bakış...




Bu sahnede aynen böyleydim.



Prensimizle tanışma faslı.



Bak yine gülüyor.



Haberin yokmuş gibi pozlar verme. Biliyoruz. Bizden sır çıkmaz.



Adamdan karizma akıyor anam. Yürü koçum.





Evet. Evet. Evet.





Yaaaaa. Öyle malak gibi kalırsın bacım. Malak dediğime bakmayın sevdim kızı.



Kasahara'dan mesaj var.




Biz seviyoruz bacım.



Savaş mı istiyorsunuz?!




Kammon!!!



Adam karizma.






KÜÇÜK PRENS: Antoine de Saint-Exupéry

Gönderen geke güler on 06:53 with Yorum Yok

Bloğumu bayağı boşlamışım. Vaktim olmamasından değil de sadece yazmak
için ilham gelmiyordu. Aslında şimdi de pek yazasım yok ama kendimi kötü hissediyorum yazmadığım için. Her neyse bu kadar laubalilik yeter.

Gelelim eserimize: Küçük Prens ( buradan ikizime selam çakıyorum)Çoğu yerde konusunu bulabilirsiniz. Ama ben yine de yazmak istiyorum. Kitabı salı akşamı okudum ve bitirdim.
Küçük Prens'imiz kendine arkadaş bulmak için bulunduğu gezegeni (asteroit B612) ve çiçeğini bırakıp başka gezegenlere gider. Sırasıyla; kralın gesegeni, ayyaşın gezegeni, iş adamının gezegeni, fenercinin gezegeni ve coğrafyacının gesegenine gider. Ancak bu gezegenlerin sakinlerinin hiçbiri onun istediği nitelikte arkadaşlar değildi. En sonunda Dünya'ya gelir. Önce yılan, güller ve tilkiyle karşılaşır. Ardından da bizim pilotla. Ana hikaye Prens' imizin pilotla karşılaşmasıyla başlar.


Bana göre Küçük Prens'i daha çok çocuk ruhlular beğenir. Kitap genel olarak dünyanın acımasızlaşmasından dert yakınıyor. Herkesin bir şeyler için abaladığı ama çabaladıkları şeyleri zorunluluktan yapmalarının üstünde duruyor. Yani nasıl desem. İnsanların olmak istedikleri kişi değilde sözde "büyüklerin" olmalarını istedikleri kişi için çabalamalarının yanlış olmasının üzerinde duruyor. Kitabı bitirince insan bir boşluğa düşüyor. "O da neydi be!" diyor.